20120311

Oruç Aruoba - de ki işte

Bir akşam kuruyemişçiye gider, kuruyemiş alırsın. "Ayrı mı olsun, karışık mı?" diye sorar satıcı. "Karışık" dersin: biraz beyaz leblebi, tuzlu fıstık, badem, Şam fıstığı (kabuklu; kabuksuzu çok pahalı), biraz da fındık -tuzla kavrulmuş. Satıcı kesekağıdını doldurur, sallar, içindekileri iyice karıştırır. Evde, kesekağıdını büyücek (yeterli büyüklükte) bir -cam- kaba boşaltır, içkini koyar, çalışma masana oturursun. Önce leblebileri teker teker ötekilerin arasından seçer, avucunda toplarsın -bir yandan yer, bir yandan içersin (-bir yandan da yazacağını düşünürsün). Kapta hiç leblebi kalmadığından emin olunca (iyice karıştırırsın kabı, emin olmak için; emin olmalısın), fıstıklara geçersin, onları da teker teker seçer, toplar, birer birer, kabuklarını kül tablasına ayıklayarak yersin; onlar bitince (iyice emin ol), bademleri, onların da kabuklarını ayıklayarak (hepsi ayıklanmaz; ayıklanmayanlarını öyle kabuklu yersin; sonra Şam fıstıklarını seçer (kabukları açılmayanları kül tablasına atarsın) -o arada, yazacağını düşünmeye epey uzun aralar verirsin); en son da pek sevmediğin fındıkları yersin; zaten yalnız onlar kalmıştır kapta; onları ayıklaman da gerekmez -bu arada içkin de bitmiştir. Yaşamı anlamaya başlamışsındır. (-Şimdi ne yazacağını biliyorsun.)

20120222

Sözcükler en zayıf iletişim aracıdır. Yanlış yorumlamaya, yanlış anlaşılmaya en açık olanıdır. Neden mi böyle? Sözcüklerin doğasından. Sözler yalnızca gürültülerdir; Duyguların, düşüncelerin, deneyimlerin yerini alan gürültüler. Semboller, işaretler, gerçekler değil.

20120129

Howl.


" Şiir genel anlamda hislerin ritmik olarak ifade edilişidir. Hislerse insanın içinde oluşan dürtülerdir. Karın boşluğundan başlayan bir histir. Oradan göğse doğru yükselir, ağız ve kulaklardan çıkar. Bir şarkı, bir inleme veya bir çekiş olarak hayat bulur. Bunu kelimelere dökmek isteseniz etrafınıza bakarak size iç çektiren şeyi tasvir etmeye çalışarak iç çekmeyi kelimelere dökmek için basitçe hissettiğiniz şeyi ifade edersiniz."

20111204


"Hayalle gerçeği karıştırdınız mı hiç?  Ya da paranız olduğu halde bir şey çaldınız mı?
Hiç kederlendiniz mi? Ya da durduğu halde treninizin hareket ettiğini sandınız mı?
Belki ben delirmiştim. Belki nedeni 60'lı yıllardı.
Ya da çocukluğu kesintiye uğratılmış bir kızdım." diye başlıyordu film.

"-Ona ne derdin?
-Üzgün olduğumu. Onun yerinde olmanın ne demek olduğunu hiç bilmeyeceğimi. Ama ölümü istemenin ne olduğunu bildiğimi. Gülümsemenin acı verdiğini. Uyum sağlamaya çalışıp, başaramamayı. İçindeki şeyi öldürmek için, kendini dışarıdan incitmenin ne demek olduğunu. "
Sonuna kadar da inanılmazlığını sürdürüyordu.

20111203

Bazen oturup diyorum ki, ne gerek var acı çekmeye. Konuş, hallet, rahatla. Ne kadar mutlu ne kadar huzurlu. Sonra bu düşüncenin dibine indikçe ne kadar mutsuz ve ne kadar huzursuz olduğuma inandırıyorum kendimi. Eskiden hazırım derdim, ne olursa olsun bunun sonu. İstersem depresyona girip teker teker yolayım saçlarımı, istersem umurumda olmasın ama yine de konuşayım. Şimdi göze alamıyorum galiba, o kadar kırıldım ve yoruldum ki. Bunu söyleyeceğimi hiç düşünmezdim ama artık uğraşmaktan yoruldum.

20111113

20111111

Öyle kötü halinize rağmen, başka türlü olamayacağınızı, artık değişemeyeceğinizi, değişmek için de bir yol bulamayacağınızı; yani kısacası başka biri olamayacağınızı, ayrıca değişmek için zamanınız ve inancınız olsa bile değişmeyi artık kendiniz de istemeyeceğinizi anlamanın tadına doyum olmuyor değil mi?
(Dostoyevski/Yeraltından Notlar)

20111028

1 yıl önce şu hallerde olmamın şerefine.

Uyuyorum. Telefon çalıyor, annemin telefona bakıcağını düşünerek kılımı kıpırdatmıyorum, gözümü bile açmıyorum. Telefon çalmaya devam ediyor. Annem evde yok. Kolumu kaldıracak halimin olmasını geçip parmaklarımı oynatacak bir hal vermesi için bana, dua ediyorum Tanrı'ya. Yine aldırmıyor beni. Telefon susuyor, bu küçük gereksiz olayın beni inanılmaz rahatlatması ise ayrı bir ironi. Fakat yeniden duyuyorum o sesi. Telefonu açıp "Ne arıyorsun be sabah sabah orrrooospu çoccuğuuu!" demek istiyorum, sonra arayanın annemin bir arkadaşı ya da babam olduğunu düşünüp, düşeceğim durumu göz önüne getirip gülüyorum. Telefon çalmaya devam ediyor, ben gülüyorum. O çalıyor, ben gülüyorum.

Uykumun tamamen gittiğini farkedip üşene üşene yorganın altından çıkardığım ayağım buz kesince geri gidiyor ayağım. Telefon susmuştur bu arada. "Annem kahvaltı hazırlayıp mı gitmiştir?", "Ağabeyim PC'yi halletmiş midir?" diye düşünürken telefon yeniden çalıyor. Tüm üşengeçliğim gitmiş gibi bir hızla yatağımdan çıkıp, telefona bakmadan, mutfağa gidiyorum. Bir yandan sanki telefona bakmamak için kendimle inatlaştığımı düşünüp, gülüyorum. O çalmaya devam ediyor, ben gülüyorum.

Mutfakta kahvaltının hazırlanmadığını görünce, köpeğimin yanına gidip onunla "Uziyovski" adını verdiğim oyunu oynuyoruz. İçeriye gireceğim sırada mamasını yemediğini görüp "lan ne ibne köpeksin." diyorum ona bakarak ve bana poposunu çevirip yatıyor. PC'yi açıyorum, gayet sağlam bi durumda olduğunu görmem ile bir film açıp karnım aç bir şekilde izliyorum. Bir yandan da anneme söyleniyorum, kahvaltı hazırlamadığı için. "Kendin hazırlasaydın." demeyin şimdi bana. Mutfakta olmayı sevmiyorum. Ve filmim biter aradan biraz zaman geçer ve annem gelir. Odaya girer ve aramızda şöyle bir konuşma geçer.

-Neden telefonu açmıyorsun?
-Arayan sen miydin ya, uyuyordum.
-Ayşe Teyzen kahvaltıya çağırdı, oradaydım, seni çağıracaktık.
-...
-Neden bakmıyorsun telefona! Ya acil bir şey olsaydı. Rahatın her şeyden önce mi! Deli edeceksiniz bir gün beni abinle.
-...
-Kalk şu bilgisayar başından artık, sınavın yok mu haftasonu, ona çalış!
-...

Evin içinde dolanırken hala söylenmeye devam ediyordu, ben ise telefona bakmamamın cezasını aç kalmam ile değerlendiriyordum. Pişmandım telefona bakmadığım için, Ayşe Teyze'nin kreplerini yiyemediğim için. Ama yatağımı seviyorum. Yine olsa yine bakmam telefona. Yine telefon çalsa, yine gülüp geçerim. Yine o çalar, yine ben gülerim. Birde yine olsa yine pick up the phone dinlerim. Ayriyetten telefonu açıp anneme o cümleyi söylediğimi düşündüm, güldüm. Telefon sustu, ben gülüyorum. O susuyor ben gülüyorum. Gülüyorum.

20110926

Hani var ya bazı insanlar; dertlerini önüne gelen "herkese" anlatıp rahatlamaya çalışanlar.
Çok garipsiniz. Ben; herhangi bir şeyden, onu birisine anlatarak değil, yalnız kalıp ağlayarak kurtuluyorum. Ya da kurtulamıyorum. Ama iyi geliyor.
O yüzden birazdan gidip ağlayacağım.

20110925

Uzun yazılar hiç okunmuyor-muş.

Depresyon geliyorum demez.

Her zamankinden farksız bir gün değildi. Uyanıp, perdeyi aralayıp dışarıya baktığım bir gün değildi. Şayet manzaram karşımdaki sarı bir ev. Uyanıp, yatağımda yaklaşık bir saat falan düşünme etkinliğiydi tek gerçekleştirdiğim.

Bir farklılık vardı o güne ait. Kahvaltı yapmak istemiyordum. Ayrıca o sabah uyandıktan sonra çişim de gelmemişti ve kalkmaya hiç niyetim yoktu. Oysa kalkıp Himym'in yeni bölümlerini izleme kararı almıştım ondan önceki gün. O da yalan olmuştu, tıpkı geometri ödevini yapma planım gibi. Hayatımda yeri olan iki kişiyi düşündükten sonra, Apollon'un kargomu alınca ne kadar mutlu olacağını düşündüm. Ve kalktım.

Bir kahve içmek istemedim kendime gelmek için. Kahve getirmez insanları kendine. Bir kahve içmek istedim, sadece canım istedi diye. Kafiye benim işim değildir birde, tesadüfen çıktı o -e yarım uyakları. Evdeki herkes uyuyordu. Bende balkona oturmuş, o sarı evin yanındaki lamba direğinin üstüne Yavrucağzım ile ojeyle yazdığımız "R 14.03.2011" yazısına takılı kalmış bakıyordum. Zaman çok hızlı geçiyormuş, tekrar anladım. İki yıl olacak yarın, onu hatırladım.

Burada başladı. Sylvia Plath'in bir sözü geldi aklıma. "Bir gün bir yerde, okulda, Avrupa'da, herhangi bir yerde o boğucu çarpıtmalarıyla sırça fanusun yeniden üzerime inmeyeceğini nasıl bilebilirdim?" Evet tam olarak buydu, bu cümle kazınmıştı beynime. Harfi harfine. O bo-ğu-cu çar-pıt-ma-la-rıy-la. Na-sıl bi-le-bi-lir-dim. Bilemezdim. Ama dikkat etmeliydim. Etmeliyim. Sırça fanusun yakın zamanda yeniden üstüme kapaklanması tüm hayatımı mahvedebilirdi. Biliyordum bunu. O yüzden bundan daha fazla söz etmemeliydim. Gidip çişimi yapıp, geometri ödevini yapmalıydım. Ya da hepsinden önce Himym izlemeliydim.

20110910



Les Amours İmaginaires.
Film hakkında pek yorum yapamayacağım.
Güzeldi, aslında güzelden çok farklıydı.




Marşmelov sahnesi çok iyiydi, hayalindeki yer ise sanırım beni tek gülümseten şeydi.




Filmde her şeyden çok kostümlere bayıldım. Hatta kostüm açısından dünyanın en iyi filmi bile olabilir. Beğenmediğim tek bir kostüm bile yoktu. Eski moda kazaklar. Kareli ve zıt renklerin bulunduğu ceketler. Allahım, hepsini istiyorum.




Final de güzeldi. Şemsiye sahnesi varya, of of.
Soundtracklerini de yerim.
Tüm o derslerden bunaldığım bir zamandı. Artık eve gitsem de, biraz yalnız kalıp kitap okusam düşüncesi dönüyordu beynimde. Sonra da biraz test çözüp arkadaşa giderim, dedim kendi kendime. Ama öyle olmadı. Kitabı elimden bırakamadığım gibi, durmadan kahve içiyordum. Tüm üşengeçliğime rağmen kahvem bittiğinde kalkıp bir kahve daha yapıyordum. Ne var ki, hoşnutsuz da değildim.Okuduğum kitapta "yapamadığım şeyleri saymaya giriştim" cümlesini görünce elime kağıt kalem aldım ve yapamadığım şeyleri saymaya başladım.

İşe güzel şarkı söyleyememek ile başladım. Sesim bu konuda muhteşem kötüydü. Aslında eski sevgilimin söylediğine göre sesim güzeldi, ne çocuksu bir ses, ne de kalın bir ses tonuna sahiptim. Tam kıvamındaydı fakat iş şarkı söylemeye gelince benden kötüsü olamazdı.

Almanca kelimeleri okuyamıyordum. Birbiri ardına sıralanmış bir sürü sessiz harfi görünce, okumak da istemiyordum. İnsanın beynini yormaktan başka bir işe yaradığını da düşünmüyordum açıkçası.

Yemek yapmak. Hatta sadece mutfak. Yapamıyordum. Aslında yapamıyordum değil, yapmıyordum. İlgi meselesi olsa gerek.

Göz kırpamıyordum. Bunu da iki yıl önce, derste bir arkadaşımın bana göz kırpması üzerine, ani bir refleksle göz kırpmaya çalışırken iki gözümü birden kapatmamla fark ettim. Ayna karşısında çok denemedim değil göz kırmayı, biraz da geliştirdim ama hala tam olarak başarmış değilim.

Sevdiğim insanların hatta sevmediğim insanların bile arkalarından konuşamıyordum. Kendimi kandıramıyordum.

Maynard James Keenan ve Thom Yorke'un sesini duyduğumda dünya ile ilişki kuramıyordum.

Yağmur ile geçecek olan güzel günlere, Enes ile yapılan konser muhabbetlerine, Çağlayan ile alışveriş teranelerine, fıstık ezmesine, filme, kitaba, müziğe ve kafamın içinde onunla konuşmaya karşı koyamıyordum.

20110908

Kusura bakmayın ama, günlerdir aradığınız fakat yaşadığınız şehirde bulamadığınız bir kitabı, en yakın arkadaşlarınızdan biri doğum gününüzde size hediye etmiyorsa benim kadar şanslı değilsiniz demektir. Ayrıca tekrar kusura bakmayın ama, en sevdiğiniz abur cuburun Toblerone olduğunu bilip de, doğum gününüzde size Toblerone gelmiyorsa tekrar benim kadar şanslı değilsinizdir. Sırf doğum gününüzü kutlamak için İzmir'den Aydın'a gelen bir Mup'a sahip değilseniz, hiç boşuna ümitlenmeyin, dünyanın en şanslı insanı benim.