20110805

Televizyonu açıyorum. Biri silahını çekiyor, biri topa vuruyor, kayan bir motosiklet hızla duvarlara çarpıp parçalanıyor, farklı yüzler, kadınlar, adamlar, çocuklar bir şeyler anlatıyor, biri kanlar içinde yere düşüyor, biri bir kadının giysilerini çıkartıyor yavaşça, bir adam bir şey söylüyor, arkadan kahkahalar geliyor. Kapatıyorum.

Herkes uyuyor, güneşin doğmasına sadece bir kaç dakika kalmış. Balkona çıkıp, elimde kahvemle yıldızlara bakamayacağım diye üzülüyorum. Aslında yalan söylüyorum. Şuursuzluğumdan mı bilmiyorum, yıldızlara bakmak bana bir şey ifade etmiyor. Sadece sabahın verdiği serinlikten dolayı balkona çıkıyorum.

Sonra düşünüyorum. Her şey eski günlerdeki gibi önceden çizilmiş bir çizgide gitmeli, diye. Peeeh, diyorum sonra. Çok uykusu gelip de uyuyamayan insanlar gibi, bilincin an an solmasını, sislenmesini izliyorum. Ve bu hoşuma gidiyor üstelik.

Yalnızlık diyorum, yalnızlık en büyük acıları bile derinleştirmeye, yeniden biçimlendirmeye başlayabilir. Bazen. Birilerine yaşamımızı anlatmak, başkalarınınkiyle ilişkiler kurmak, yeryüzü örtüsünün bir yerine yerleştirmek hiç de kolay değilmiş. Oysa çoğu insan bunu nasıl da kolay yapıyor. Öyle olmayacağım. Kendini çevresindekilere başka türlü sunanlardan olmayacağım.

Bunların hepsi bir kaç saat önce oluyor, düşünülüyor. Yarım saat önce Flunk'ın Morning Star şarkısı da beni bunları yazmaya sürüklüyor. Böyle durumlar çıkıyor ortaya.

Ve son bir şey: Ağzıma sıçtın Flunk!

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder