20110910

Tüm o derslerden bunaldığım bir zamandı. Artık eve gitsem de, biraz yalnız kalıp kitap okusam düşüncesi dönüyordu beynimde. Sonra da biraz test çözüp arkadaşa giderim, dedim kendi kendime. Ama öyle olmadı. Kitabı elimden bırakamadığım gibi, durmadan kahve içiyordum. Tüm üşengeçliğime rağmen kahvem bittiğinde kalkıp bir kahve daha yapıyordum. Ne var ki, hoşnutsuz da değildim.Okuduğum kitapta "yapamadığım şeyleri saymaya giriştim" cümlesini görünce elime kağıt kalem aldım ve yapamadığım şeyleri saymaya başladım.

İşe güzel şarkı söyleyememek ile başladım. Sesim bu konuda muhteşem kötüydü. Aslında eski sevgilimin söylediğine göre sesim güzeldi, ne çocuksu bir ses, ne de kalın bir ses tonuna sahiptim. Tam kıvamındaydı fakat iş şarkı söylemeye gelince benden kötüsü olamazdı.

Almanca kelimeleri okuyamıyordum. Birbiri ardına sıralanmış bir sürü sessiz harfi görünce, okumak da istemiyordum. İnsanın beynini yormaktan başka bir işe yaradığını da düşünmüyordum açıkçası.

Yemek yapmak. Hatta sadece mutfak. Yapamıyordum. Aslında yapamıyordum değil, yapmıyordum. İlgi meselesi olsa gerek.

Göz kırpamıyordum. Bunu da iki yıl önce, derste bir arkadaşımın bana göz kırpması üzerine, ani bir refleksle göz kırpmaya çalışırken iki gözümü birden kapatmamla fark ettim. Ayna karşısında çok denemedim değil göz kırmayı, biraz da geliştirdim ama hala tam olarak başarmış değilim.

Sevdiğim insanların hatta sevmediğim insanların bile arkalarından konuşamıyordum. Kendimi kandıramıyordum.

Maynard James Keenan ve Thom Yorke'un sesini duyduğumda dünya ile ilişki kuramıyordum.

Yağmur ile geçecek olan güzel günlere, Enes ile yapılan konser muhabbetlerine, Çağlayan ile alışveriş teranelerine, fıstık ezmesine, filme, kitaba, müziğe ve kafamın içinde onunla konuşmaya karşı koyamıyordum.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder